name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=271" id="ctl00">AnasayfaHakkındaKitaplarıRöportajlar
name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=271" id="ctl00">
name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=271" id="ctl00">

GÜNEYDOGU-BURSA-ZÜRİH ŞİİR HATTI VE "LORİ... LORİ..."

 

O şiirin peşine düşmem neredeyse 2 yıla yaklaşmıştı. Çok önceleri, Hürriyet gazetesinin 1. sayfasında yer alan fotoğraflı bir haber çok dikkatimi çekti : Güneydoğu'daki bir çatışmada öldürülen Erdal Şireci adlı bir asker, düzenlenen askeri törenin ardından İstanbul'da toprağa verildi! Aslen Adıyaman nüfusuna kayıtlı olan bu askerin Türk Bayrağı'na sarılı tabutu başında gözyaşları döken annesi ve Kürtçe feryadı: "Lori... Lori..." Yani, "Ah,oğul... Oğul..."

Gazetenin "Lori... Lori..." başlıklı bu haberi bana çok dokundu. Üstelik ölen askerin bir yakını da işyerinden bir gazeteci arkadaşım çıktı. Ama onun hazin öyküsünü hiç sormadım kendisine. O gazete haberi ve fotoğraf her şeyi çok açık anlatıyordu.

Güneydoğu sorunu konusundaki düşüncelerimi belirttiğim eleştiri yazılarım büyük tepki görmüştü. Özellikle edebiyat alanında örneklerine rastlanan ve son 15 yıldır ülkenin başında bir felaket bulutu gibi gezinen bu sorun karşısında taraf olduğunu doğrudan ya da dolaylı belli eden yazı ve şiirler can sıkıcıydı. Kimin haklı, kimin haksız olduğu belirsiz, at izinin it izine karıştığı açık bu sürüp giden olaylar konusunda "üçüncü taraftan” olduğumu dahi ilan ettim! Yani, ne çatışmanın ardından ölü ele geçirdiği teröristin kesik kulağını nişanlısına gönderenleri ve bununla iftihar ederek yurtseverliği kendi tekeline almak iddiasındakileri destekliyorum, ne de toplumcu olduğunu savunup savaşın bütün vahşetini ve acımasızlığını hoyratça kullanarak çoluk-çocuk demeden köy ve mezralarda insan avına çıkanları pohpohluyordum!

Bir şair, barıştan başka bir seçeneği nasıl kabullenebilirdi?

Aslında şiirin öyküsü pek anlatılmaz, hatta belki anlatılmamalı da. Ama "Lori... Lori..."nin öyküsü, öyle sıradan bir basamak değildi.

O şiirin peşine Bursa'da yetiştim. 27-28 Mart 1998 tarihlerinde Tayyare Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen "3. Bursa Edebiyat Günleri"nde, daha doğrusu "ErguvanBayramı"nda yakaladım o duygu­nun ayak izlerini.

Çok iyi anımsıyorum: 27 Mart Cuma günüydü ve bayramın ilk gününde yazar, edebiyat araştırmacısı ve şairler Bursa'yı içeren bildiri­lerini sunuyorlardı. Ben ve İstanbul'dan birlikte geldiğim şair-çevirmen dostum Metin Fındıkçı da ertesi günü bildirilerimizi sunacaktık. Ben, "Şiir ve Aşk"ı anlatacaktım konu olarak.

O Cuma günü, hiç unutmadım, Antalya'dan gelen öykü yazarı sevgili Neşe Karel, çocukluğunun Bursa günlerini anlatan bildirisini sunmaya başladı. Ama, sıradan bir bildiriden çok, nostaljik ve dokunaklı bir şarkı gibiydi anlatımı. Tam o esnada "Lori... Lori..."nin ilk dizeleri kalbime saplandı. Neşe abla Bursa'daki çocukluk anılarından söz ederken, ben küçük kâğıtlara Güneydoğu'nun sancılı kaderini aktarmaya başlamıştım bile.

Neşe ablanın Bursa ile ilgili anıları öylesine dokunaklıydı ki, hem salondaki yazarlar, hem de izleyiciler gözyaşları dökmeye başladılar. İşte o anda imkânsızı yakaladım sanki: Ben de gözyaşlarımı tutamıyordum ama, bunda Neşe Karel'in anlatımındaki ustalık kadar, yazmakta olduğum şiirin de etkisi büyüktü. Elimdeki küçük kâğıtlarda, patlayan mayınların, işaret fişeklerinin, telsiz cızırtılarının ve tabuta çakılan çivilerin sesi inildiyordu.

Neşe Karel'in yaklaşık yarım saat süren sunuşu sırasında, aylardır yakalayamadığım o kanlı ayak izlerinin sonuna ulaşmıştım. Gözlerim yaş içindeydi. Hemen küçük kâğıtları özenle cüzdanıma yerleştirdim. Onlara bir daha ancak 4-5 gün sonra bakabilecektim!

Aynı akşam edebiyatçılar için bir gece düzenlenmişti ve başta Bursa Edebiyat Günleri'ni düzenleyen sevgili Ramis Dara, Hilmi Haşal, Prof. Dr. Mustafa Durak olmak üzere tüm Bursalı dostlar ile konuklar biraraya gelecekti. Ertesi günü olan Cumartesi zaten kendi bildirimi sunacaktım ve akşam da İstanbul'a doğru yola çıkacaktım. Öyle sıkışık bir zaman dilimiydi ki, pazar sabahı da erkenden Zürih'e uçacaktım -Anadolu Ajansı muhabiri olarak THY'nin bir imza törenini izlemek üzere! Orada da bir gece kalıp ancak pazartesi akşamı geç saatlerde İstanbul'a dönecektim. Ertesi günü de erkenden işe gideceğim için şiire son şeklini vermem en erken salı akşamını bulacaktı!

Neyse, şiiri kaleme aldığım gece Bursa'daki kutlama muhteşemdi! Melike Koçak'm da sonradan Yeni Biçem dergisinde yazdığı gibi, hep birlikte şarkıları paylaştık, Azeri türküler söyledik. Ben, o şiiri yazmakla içimdeki safrayı atmış gibiydim. Ama mutlu muydum acaba?...

28 Mart Cumartesi günü "Şiir ve Aşk" başlıklı bildirimi sundum. Hemen o akşam Metin ile birlikte İstanbul'a döndük. Aklım hep bir kezyazıp bir daha bakma fırsatı bulamadığım o şiirdeydi. İstanbul'a ulaşmamız gece 23.00'ü buldu. Zürih yolculuğunun hazırlığını yapıp hemen uyudum. Şiir de benimle birlikte uykuya yattı.

Zürih'e 29 Mart Pazar sabahı gittik. Swissoteî'e eşyalarımızı bıraktıktan sonra, THY yetkililerinin eşliğinde otobüsle çevre turuna çıktık. Zürih, bembeyaz Alp Dağları'nın çevrelediği eşsiz bir şiir gibiydi. Öğleden sonra da otobüs bizi Lürzen kentinin en tepesinde yer alan 100 yıllık bir şatoya taşıdı. Tepeden "Dört Kanton Gölü" ile fondaki Alp Dağları'na bakan muhteşem şatoda kırmızı şarap ve peynir çeşitleri sunuldu bize. Ama benim aklım hâlâ o şiirdeydi.

Gece yine resmi bir yemeğe davetliydik. Şakalaştık, konuştuk, tartıştık ve o şiir hep cebimde keşfedilmemiş bir kar tanesi gibi bekledi. Kanlı bir kar tanesi...

Ertesi sabah, yani 30 Mart Pazartesi günü yapılan toplantının ardından İstanbul'a doğru yola çıktık. Uçakta da bu kez o şiir kovaladı beni. 2 yıldır özlediğim o dizeler son şeklinin verilmesini bekliyordu sanki. Gece İstanbul'daydık. Önce haber, sonra fotoğraf, vesaire... Eve geç döndüm. Ertesi sabah işe gideceğim için de yine bakamadım şiire.

Ve sonunda, Salı... Vicdanen yıllardır yazmak zorunda hissettiğim ama yazılma süreci sadece bu kadar basit bir ifadeyle anlatılamayacak kadar önemli o şiiri, "Lori... Lori..."yi ufak-tefek düzeltmelerle bilgi­sayara kaydettim. Yine gözyaşlarıyla.

Hayatım boyunca, ağlarken yazdığım 3 şiirim oldu. Babamın zamansız ölümü üzerine yazdığım "Sonrasızlık", kırık bir aşk öyküsünü anlatan "Gül de Eğilir" ve sonuncusu "Lori...Lori..."

"Lori... Lori..."yi kime okuduysam gözleri nemlendi ya da belki gizli gizli ağladı çok sonraları. Ama o şiiri ilk kez, 28 Ağustos 1998 tarihinde, yani yazıldıktan 5 ay sonra, babocağı olan Edirne'nin Uzunköprü ilçesine bağlı Yeniköy beldesinde her yıl düzenlenen geleneksel Yayla ve Kültür Şenlikleri'nde yaklaşık 2 bin kişiye okudum. Aslında Trakya gibi Kürt sorunu konusunda son derece duyarlı ve bu uğurda nice evladını ölümün kucağına vermiş bir yörede o şiiri okumanın oldukça zorlukları vardı. Ama sevgili Gürkan'ın gitar ezgileri eşliğinde okuduğum "Lori... Lori..." inanılmaz güzel bir tepki aldı. Şiirin sonunda, izleyicilere kır çiçekleri dağıttım, barış adıma. Alkışlar dakikalarca sürdü. Sahneden indikten sonra elime küçük bir kâğıda yazılı pusula ulaştı. Şiiri sarsılarak dinlediklerini ve donup kaldıklarını yazmıştı -özellikle bazı kadın izleyiciler.

Bu yazıyı 16 Kasım 1998 tarihinde İstanbul'da kaleme alıyorum.

Hayatımda bugüne kadar hiç başıma gelmeyen bir şeyi yaşadım ve "Lori...Lori..."yiBursa'da yazdığım 27 Mart 1998 tarihinden bu yanageçen 8 ay boyunca elim bir daha başka bir şiir yazmaya gitmedi...

Aylardır peşinden koştuğum o şiiri bana yazma fırsatı veren Bursa'ya, sevgili Neşe Karel'e ve Güneydoğu-Bursa-Zürih şiir hattında şekillenen o inanılmaz öyküye teşekkür ederim.

İçimizdeki gitardan birer tel kopararak kendisini akortsuz şekilde ifade eden "Lori... Lori..." ise şöyle:

 

 

LORİ... LORİ...

 

 

Düş’ün ansızın düşmesi: Yarıda kalan bayrak

Köşeleri erguvanla süslü çatlamış resim

Kim aynı gözyaşını akıtabilir iki ayrı gözden,

Sır

Dökülüp kendi suretini hazırlar geleceğe?

Bunları toplayıp destan mı yapsaydık yanlış bir serüvene,

Kılcal damarlara yaraşır ustura mı bileseydik?

 

 

 

 

-Sancak 1’den Sancak 6’ya

-Sancak 6 dinlemede

-Sancak 1, Hilal Harekatı ertelendi. Tamam.

-Anlaşıldı Sancak 6.  Ancak pusudayız. Geri dönüşü yok.

-Sancak 1, emir tekrarı yap. Hilal Harekatı ertelendi!

-Sancak 6, duyuldu. Ancak şu an pusudayız. İrtibatı kesmek zorundayım.

-Sancak 1, emir duyulmadı mı? Harekat...

-....................

 

 

Sular kendi halkasını çoğaltır

‘Çember’  de diyebiliriz, felek

küçük bir taş fırlatır belki

Kimin yüzü önce yittiyse onun anısı daha mavi kalacak.

 

 

 

-Zozan’dan Dijvar’a: Asker kayanın arkasında kaldı. Emriniz?

-Dijvar’dan Zozan’a: Kaç kişiler? Tamam.

-Zozan: Tahminen 35 asker var

-Dijvar: Çembere alın, fazla yaklaşmayın, güvenli şekilde çekilmeye çalışın.    Durumları ne?

-Zozan: Bir yaralı var karşı tarafta. Bizden de Gani vuruldu. Tamam. 

 

 

 

Derman mı iki ateş arasında tanrıya uzanan el?

Merhabasız öyküler, kimsenin duymadığı

Kursakta bırakır hiç atılmamış çığlıkları

Denize dökülen 30 bin martı

Kimbilir daha kaç bini sırada?

 

 

 

-Sancak 1’den Sancak 6’ya

-Sancak 6 dinlemede.

-Sancak 6, son durum ne? Tamam.

-Karşılıklı çatışma başladı. Tamam.

-Sancak 6, takviye lazım mı?

-Sancak 1, çok geç! Yarım çember şeklinde sınıra yaklaştılar.

Bir yaralımız var. Tamam.

-Sancak 1’den Sancak 6’ya: Grubun üzerine gidin. Aralarında                          

bölge sorumlusu da var.

-Anlaşıldı Sancak 1!

 

 

 

Duvardaki atlas gri kanıyor

Hangi künyeye taşısak dinmiyor üzerine sinmiş barut kokusu

Yıldızlar mı sadece gecenin öksüz kahramanları?

Bir keşişin zamansız çıktığı marazi yolculuk sarsıyor tekneyi

Herkesin serüveni su almakta

Bir martı bağırmakta: “Beyaza ölüm!”

Ve ateş!

Düş’tü beyaz,

 

 

d

 

 

          ü                           

 

                       ş...

 

 

-Zozan’dan Dijvar’a: Acilen geri çekilmek zorunda kaldık. Bir kaybımız var. Gani şehit

-Dijvar’dan Zozan’a: Sınırda mısınız?

-Zozan: Doğrudur. Askerden epey uzaklaştık.

-Dijvar: Yokuş aşağı sağa doğru kaçın. Orası mayınsız!

-Zozan: Anlaşıldı. Tamam.

 

 

 

Sisli geceye tiz bir çığlık bıraktı martılar

Martılar neyi anlatmak istediyse tersi duyuldu

Deniz şimdi donu kirli bir orospu kadar uzak,

Şimdi deniz cevizden bir tabut kadar yakın...

 

 

 

-Sancak 6’dan Sancak 1’e: Geri çekildiler. Bir kaybımız var. Tamam.

-Sancak 1’den Sancak 6’ya: Anlaşıldı. Tanrı şehidimize rahmet eylesin.

Herkes toplansın!

-Sancak 6: Kontrollü şekilde karakola dönüyoruz. Tamam.

 

 

 

Keşke bilenmiş usturayla yapılan soğuk bir şaka olsaydı hayat

Biz kör yanını savursaydık kalbimize,

Keskin yanı camdaki buğuya vursaydı

Tam da bu sırada

Bir martı bölüğü şarkılar haykırsaydı,

 

                                                  şarkılar haykırsaydı,

 

                                                                 şarkılar haykırsaydı...

 

 

 

Birinci martı: Sancak grubundan, Adıyaman-Çelikhan nüfusuna kayıtlı

Şivan Korkmaz. İstanbul-Avcılar’da ikamet eder. Siirt İli, Pervari İlçesi

kırsal alanında teröristlerle girişilen silahlı çatışmada şehit oldu. Ailesinin

isteği üzerine, Kocasinan Mezarlığı’nda toprağa verildi...

 

 

 

 

İkinci martı: Zozan grubundan, ‘Gani’ kod adlı İlhan Tuğlu.

İstanbul-Avcılar nüfusuna kayıtlı. Annesi Arnavut, babası Türk.

Siirt İli, Pervari İlçesi kırsal alanında ölü ele geçirildi. Ölümünden

5 gün sonra Cemevi’nde düzenlenen törenin ardından Kocasinan

Mezarlığı’nda toprağa verildi...

 

 

 

 

Üçüncü martı: Düşleri hiçbir zaman dünyayı anlamaya yetmeyen

bir çocuk. Kocasinan Mezarlığı’nda, birbirinden epeyce uzak duran

iki mezara birer buket papatya koyarken yıldızlara suçüstü yakalandı.

 

 

 

 

Yaşıyor.

 

 

 

Bursa Edebiyat Günleri, Mart 1999

 

 

name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=271" id="ctl00">

Cihan Oğuz, 2005-2017

Cihan Oğuz Facebook  Cihan Oğuz Twitter  Cihan Oğuz Instagram

Web Sitesi Tasarımı ve Yönetim Paneli