name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=242" id="ctl00">AnasayfaHakkındaKitaplarıRöportajlar
name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=242" id="ctl00">
name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=242" id="ctl00">

NEVZAT ÇELİK, “CEZAEVİ ŞİİRİ” VE ESKİ BİR TARTIŞMAYA DAİR...

 

 

     Şair Nevzat Çelik’in, Cumhuriyet Kitap dergisinin 3 Aralık 1998 tarihli sayısında kapaktan yayımlanan “Şafak Türküsü’nden Sevgili Yoldaş Kurbağalar’a Nevzat Çelik” başlıklı söyleşi sırasında, değerli edebiyat adamı ve şair Enver Ercan’ın kimi sorularını yanıtlarken, 12 yıl önceki bir tartışmayı -yeniden- gündeme getirmesi karşısında suskunluğu bozmaktan başka çarem kalmadı.

     Nevzat Çelik’in söyleşi boyunca ad vermeden hakkımda bazı asılsız ve haksız suçlamalarda bulunması bir yana, aradan geçen bunca zamanın kendisine hiçbir şey kazandırmadığını görmek beni fazlasıyla üzdü.  

     Olayı hatırlatmak için kısa bir not düşeyim: EdebiyatDostları dergisinin Temmuz-Ağustos 1987 tarihli 3-4. sayısında yayımlanan “Feodal Türk Şiiri” başlıklı yazımda, toplumcu Türk şiirine ilişkin bazı tespitler yaparken, Nevzat Çelik’e de atıfta bulunarak, taklit ve sığ bir şiir yazdığını, ancak kendi iradesi dışında pohpohlanarak fetişleştirildiğini belirtmiştim. Hele hele, “Müebbet Türküsü”nün önsözünü yazan Vedat Günyol’un, Nevzat Çelik hakkındaki “...Bilinmez hangi mucizeyle, Ahmed Arif’leri aşarak (...) Nazım Ustanın diline, yetkisine, yeteneğine (...) tatlı lirizmine yaraşır bir düzeye ulaşmış” şeklindeki övgüsünün yersiz olduğunu dile getirmiştim. Nevzat Çelik’in Attila İlhan ve NazımHikmet’ten “tıpkıbasım” aşırdığı kimi dizelere de yazımda yer vermiş, ayrıca “devrimci arabesk”in babası Ahmet Kaya’nın da Nevzat Çelik’e ait “Şafak Türküsü” adlı şiiri besteleyerek bu arabesk duyarlılığı pekiştirdiğini vurgulamıştım.

     Yazımda, Nevzat Çelik’in ileri sürdüğünün aksine, cezaevi şairlerine ilişkin en küçük bir önyargı ve suçlama yer almamıştı. Hatta, “Nevzat Çelik’in bunlardan haberi bile yoktu belki, ama artık şiirin oluşumu mucizelere kalmıştı!” diye başlayan bir şerh de yazımda özellikle ifade edilmişti.

     Hal böyleyken, kişiliğine ve dürüstlüğüne ilişkin bugüne kadar en ufak bir imada ya da suçlamada bulunmadığım, ayrıca “kişilik sahibi olmak” ve “dürüstlük” gibi olumlu nitelikleri bünyesinde barındırdığına gerçekten inandığım Çelik’in aradan yaklaşık 12 yıl geçtikten sonra bana yönelik olarak söyledikleri, cidden insanın kanını donduracak kadar sevimsiz...

     Nevzat Çelik, özetle şu suçlamalarda bulunuyor söyleşide:

     “...Onlar haksızlık yapıyorlardı ve zaman bizi haklı çıkaracaktı, bundan emindim. (...) ‘Eleştiri’ diye yapılan şey, cümle olmaya çalışan ve sözlüklerde ‘kaba’ diye tanımlanan kategoriye giriyordu. (...) Sövgüleştiriler (‘eleştiri’ demek istemiyorum) daha çok kendi kuşağımızın içeri düşmemiş ve şiirle iştigal eden insanları tarafından yapıldı. Edebiyat Dostları ve Yeni Düşün’ü özellikle hatırlıyorum. (...) Efendi gibi cezaevinde yatsak ve sadece vicdanlarının konusu olmakla sınırlı kalsaydık hiçbir problem çıkmayacaktı. Kendilerine ait olduğunu sandıkları egemenlik alanlarına el atıldı: Şiir yazıldı! En çok da şiir yazıldı. Sanırım esas şaşkınlık ve giderek de öfkeye dönüşen tepki burdan kaynaklandı. Zaten Nevzat Çelik hiçkimseden izin almadan topraklarına girmişti. İşgal edildiklerini düşünüyorlardı. (...) Korktular! Kelimenin gerçek anlamıyla korktular! Geçici bir rüzgar değildi bu. Kalıcı olacağımız görülmüştü.”

     Şimdi soğukkanlı olarak düşünelim: “Cezaevi şiiri” olarak adlandırılan sosyolojik olgu, elbette önyargılı ve baştan silinip atılacak kadar ucuz bir mecra değildi. Ben, kendim de dahil, hiçbir şair ve eleştirmenin, cezaevi şiirlerine bu gözle baktığına ve bu şiirden beslenenleri hakir gördüğüne tanık olmadım. Tartışılan, edebiyat simsarları tarafından “yapay” bir kahramanlar dizisi yaratılıp yaratılmadığı sorununda düğümleniyordu aslında. Üstelik, sözünü ettiğim yazımda ben Nevzat için “Farklı, özel konumu olan ve olan bitene müdahale edemeyecek ölçüde ‘tutsak’” nitelemesinde bulunmuştum. Yoksa -belki Nevzat Çelik okumamıştır ama- yine cezaevi şairlerinden Halil İbrahim Özcan hakkında Çelik’in söyleşide bulunduğu dergide yayımlanan övgü dolu tanıtım yazım, aradan geçen bunca yıl sonra “gecikmiş bir özür” değildir! Hakkın teslimidir. Ama Nevzat Çelik, kendisini öylesine arşın merkezinde görüyor ki, suçlayıp durduğu Edebiyat Dostları dergisinde yapıtları yayımlanan cezaevi şairleri Halil İbrahim Özcan ve Muammer Ender Öndeş ile yine cezaevinde uzun süre yatıp çıkan ve derginin ana kadrosunda yer alan Kemal Durmaz’ın varlığını görmezden geliyor!

     Ne yapacaktı Cihan Oğuz? “Yasak bir ıslık dudaklarımı yakacak/felaketim olacak” ve “Ağlarsam felaketim olacak” şeklindeki Attila İlhan benzeridizeler ile buram buram Nazım Hikmet kokan çingene-idam mahkumu ilişkisine göndermeler yapan dizelere gözlerini kapatıp cahiller kervanına mı katılacaktı?! (Tabii, bu ilişkilendirmedeki ‘aşağılama payı’ ayrı bir tartışma konusu. O meşhur ‘zavallı çingene’nin siyah parmakları imgesi, her nedense sosyalist bir şairin ‘eşitlik’ anlayışına hiç de aykırı gelmiyor!)      

     Gelelim, Nevzat Çelik’in söyleşide yer alan en önemli iddiasına: “Edebiyat Dostları’nda sövgüleştiriyi kaleme alan bir arkadaşımız bir yazısında bana ödül verdikleri için Akademi Kitap Seçici Kurulu’na vermiş veriştirmişti. Sonradan anlaşıldı ki, aynı ödüle katılmış, ön elemeyi geçmiş ama ödül alamamıştı! Bu örneği verdim, çünkü hangi saiklerle hareket edildiğini göstermek açısından önemli.

     Alın size, dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın “Devlet Sanatçısı” ünvanını eleştirenlere karşı söylediği “Sanatçılar zaten birbirini kıskanır” yolundaki sözlerinin ikiz kardeşini!

     Aradan 11-12 yıl geçti, gerçekten de tam olarak anımsayamıyorum: Ama ya Nevzat Çelik’ten bir yıl önce, ya aynı yıl, ya da bir yıl sonra katılmıştım Akademi Kitabevi Ödülleri’ne. Belki üçünde birden katılmışımdır, kimbilir! Edebiyat dünyasında aldığım son ödül, 1987’deki Abdi İpekçi Öykü/Roman Eleştirisi Yarışması’ndaki üçüncülüktür. Evet, ben de o zamanlar epey “andavallı” davranarak vitrine çıkmayı düşünüyor, birçok ödüle katılıyordum. Hatta, o yıllarda ayaküstü bir karşılaşmamızda, Nevzat Çelik geçmişte benim de ödüllere katıldığımı hatırlattığında, “Pişmanım ve aptallık yapıp ödüllere katıldığımı itiraf ediyorum. Sen de pişman mısın?” diye sormuştum.

     Neyse... Bir kez, Nevzat Çelik ile aynı yıl ödüle katıldığımı bilmiyordum. Hatta hala emin değilim. (Sakın Emirhan Oğuz’un kazandığı yıl katılmış olmayayım sevgili Nevzat? Ama bak, O’nun hakkında hiç olumsuz bir eleştiri kaleme almadım!) Diyelim ki, o yıl katıldım. Ve diyelim ki  -inanın 11-12 yıl sonra Nevzat’tan öğreniyorum ön elemeyi kazandığımı!- birinci olamadım. Peki ben, önüne şiir dosyası koyduğum Seçici Kurul üyelerinin, kendilerine ileride çatıldığı zaman, “O yarışmaya Cihan Oğuz da katılmıştı!” deyip, bu ihbarı da benzer eleştiriye uğrayan Nevzat Çelik’e bir şekilde iletebileceklerini düşünemeyecek kadar aptal mıydım? Açıkça katıldığım bir yarışmanın nesini gizleyebilirdim edebiyat dünyasından? Hem ben -argo deyimle- “müneccim tokadı” mı yedim de, aynı yarışmadaki rakiplerimin kimler olabileceğini önceden bileyim?! Nevzat Çelik katılmış mı, katılmamış mı; bunun hesabını mı yapacaktım o yıllarda enayi gibi yarışma kovalarken?!

     Kabul, Edebiyat Dostları pratiği öncesinde bu tip yanlışlar yaptım, özeleştiriyi içtenlikle veriyorum. Ama zaten bu durum kimseden gizli-saklı bir atak değildi ki! Edebiyat dünyasına az-çok yakın olanlar, bir yığın seçici kurul üyesi, olası rakiplerim, hatta postacım Necip bile biliyordu yarışmalara katıldığımı... Peki, sonunda ne oldu? Ödüller ve yarışmalar aleyhinde bir yığın yazıyı kaleme alıp bu kurumu reddetmedim mi?

     Kapitalizmin bireyi “sidik yarışı” ile “omuzvurup düşürme” arasında oynaşan köhne bir rekabete zorladığı açıkça ortadayken, aynı zihniyeti biraz daha entelektüel ve farklı bir ortamda yansıtan ödül kurumu karşısında, aradan 11-12 yıl geçtikten sonra bile hala başını ellerinin arasına koyup da “Ben ne yapmışım?” diye kendi kendini sorgulamayıp, mızıkçılık yapan çocuklar gibi “Ama Cihan da katılmıştı o yarışmaya, ödül alamayıncabana saldırdı!” demenin haklı ve makul bir gerekçesi var mı?

     Büyüdük, orta-yaşlandık, eşek kadar adam olduk; hala geçmişte yaptığımız yanlışları, aldığımız garip ödülleri, seçici kurul üyelerinin ya da o dönemdeki peygamberlerin hakkımızdaki abuk-sabuk iltifatlarını içimize sindirmek zorunda mıyız?

     Sonra, diyelim ki aynı yarışmada ben ödül alamadım; Allah aşkına, söyler misiniz, adam gibi bir rakip yerine, kıskana kıskana, Attila İlhan, Hasan Hüseyin ve Nazım Hikmet’in alıntı-çalıntı-benzeşik dizeleriyle yolunu-yordamını bulmaya çalışan acemi bir şairi mi kıskanacaktım? Nevzat Çelik’in elbette haberi yok ama, ben o yıllarda -hatırlayamadıklarım bağışlasın- 2 Temmuz 1993’teki Sivas katliamında yitirdiğimiz değerli şair ağabey Behçet Aysan, Salih Bolat ve Adnan Satıcı ile de aynı yarışmalara girmiş ve nal toplamıştım! Her kaybettiğim ödülden sonra kazanan rakip şaire çatmaya kalksaydım, herhalde bu eleştirilerimin önhazırlığı olarak da, önceden şiirleriyle ilgili -örneğin cezaevinde mi yazılıyor, kırda mı yazılıyor, barda mı yazılıyor- bir yığın yeni teori üretmek zorunda kalırdım!    

     O halde, sevgili Nevzat Çelik’in anlaması gereken şudur: Hakkındaki eleştiri, işte 11-12 yıl sonra bile böyle olur-olmaz suçlamalara maruz kalmayı göğüsleyebilecek kadar cesur ve dürüst  davranabilen biri tarafından yazılmıştır. Türkçesi, dost acı söylemiştir. Şu satırları yazmak zorunda kaldığım için gerçekten büyük utanç duyuyorum ve hayatımda belki de ilk kez kendimi savunurken istemeden kişiliğime yönelik dolaylı iltifatlarda bulunuyorum. Bunun için de herkesten özür dilerim. Keşke hiç yazmak zorunda kalmasaydım; ama eteğindeki taşları yıllar sonra dökmeye kalkışırken hiçbir ölçü, etik ve insaf sınırı tanımayan sevgili Nevzat Çelik, sonunda beni de kendisine benzetmeyi başardı!

     Tam da bu noktada, Nevzat Çelik’e kötü bir haber: Devrimci Arabesk’in babası Ahmet Kaya, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Zeytinburnu-Kazlıçeşme Parkı’nda düzenlenen “Cumhuriyet Gecesi”nde sahneye çıktığında, önce Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlıktan düşmesine ve ceza almasına neden olan meşhur “şiir” olayına kısaca bir atıfta bulunup, “Düşünceleri nedeniyle veya şiir okudukları için hapse giren ve girecek olanlara selam...” şeklindeki -tam kendisine yakışan- bir fasıldan sonra, Nevzat Çelik’in ünlü şiirinden bestelediği  Beni burada arama anne...” şarkısını söylemeye başladı. Buraya kadar her şey normaldi. Ama sıkı durun: Konseri naklen yayınlayan Kanal 7 televizyonunun acar kameramanı, seyircilere de zoom yaptı. O da ne! Bu sırada, Nevzat Çelik’in “sol” içerikli şiirinin “arabesk” motifli şarkısını dinleyenlerin kimisi “zafer işareti” yaparken, sayısı azımsanmayacak kimi gruplar da “bozkurt” işareti yaparak kendinden geçiyordu!

     Yemin ederim ki, o anda utancımdan yerin dibine girdim. Nevzat bu kadarını da hak etmemişti! Ama, Cumhuriyet Kitap’taki sözlerinden anlıyorum ki, rolleri değişseydik ve televizyonda “zap” yaparken kırk yılda bir rastlanabilecek bu olumsuz tabloya Nevzat tanık olsaydı, kimbilir benim için neler neler söylerdi!

     Oysa, söyleşinin sonunda, kendisini tanımlarken, belki de hayatında ilk kez, başlardaki kin ve öfkeden uzak, beni bile gerçekten duygulandıran, hatta -inanın ki- içimi acıtan, duyarlı ve dürüst olduğuna inandığım asıl kişiliğini yansıtan şu sözleri de söylemişti:

     Gidebildiği kadar çağrılı olduğu etkinliklere gidiyordu. Ortada bir rantın olduğunu, bu rantın başkaları ve kendisi tarafından tüketildiğini göremedi. Etrafında bu konuda benzer bir deneyim yaşamış ve uyarıcı olabilecek insan da yoktu. Her şeyi yaşayarak öğrenmek zorunda kalıyordu. ‘Çok sevenleri’nin beklentilerine istedikleri biçimde karşılık vermeyince bir başka spekülasyon alanı daha açılmış oldu. Haksızlığı ise esas olarak kendisine yaptı. Zamanı yeterince verimli kullanamadı. Gerekli okumaları ve düzenli çalışmaları yapamadı. Uzun süreli ilişkilerde acılar çekti, çektirdi. Öğrenme süreci biraz uzun sürdü, ama sanırım öğrendi. Belki de en çok annesini düş kırıklığına uğrattı.”

 

     Yıllar, bu dersi vermek için keşke bunca çabuk geçmeseydi.   

 

  

 

     İstanbul, Aralık 1998

 

name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=242" id="ctl00">

Cihan Oğuz, 2005-2017

Cihan Oğuz Facebook  Cihan Oğuz Twitter  Cihan Oğuz Instagram

Web Sitesi Tasarımı ve Yönetim Paneli