name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=268" id="ctl00">AnasayfaHakkındaKitaplarıRöportajlar
name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=268" id="ctl00">
name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=268" id="ctl00">

ENİS BATUR’LA ŞİİR, AŞK VE EDİTÖRLÜK ÜZERİNE (1996)

 

 

Cihan Oğuz: Günümüzde şiire nasıl bakıyorsunuz? Şiirin bugün hayatımızda somut bir işlevi, bir rolü, bir özelliği kaldı mı? Ya da önceden var mıydı?

Enis Batur: Tabii, Türkiye çerçevesinde bakmaya gayret edeceğim. Biraz daha ufku açarak, dünya genelinde de bir şeyler söyleme çabasına gireceğim. Şimdi, bu işin herhalde birtakım eğrileri olduğu söylenebilir. Şairlerin toplumların içindeki duruş biçimleri ve etkileri dönemden döneme, coğrafyadan coğrafyaya değişiklik gösteriyor. Tarihi bir konumlama yapmaya girişecek değilim. Ama şöyle bir bakıldığında, yüzyılın başından itibaren şairlerin toplumların içinde bir anlamları olduğu göze çarpıyor. Bu anlamları, etkileriyle de düz orantılı olarak ele alınabilir. Bize bakıldığında, Yahya Kemal iyi bir örnek, Haşim iyi bir örnek... Bir toplumun önde gelen şairlerinin, yalnızca küçük bir kitle veya azınlık tarafından değil, o toplum tarafından tanındıklarını, onların gustosu ile yoğrulduklarını görüyoruz. Hazır bir gusto'ya hitap etmiyordu ne Yahya Kemal, ne de Haşim. Yahya Kemal için en azından şu denilebilir: Bileşkenleri açısından, şiiri, toplumun gustosunu okşayabilecek türden bir şiirdir. Ama Haşim için bu da söylenemez. Haşim'in şiiri oldukça yenilikçi bir şiir, toplumun almaya hazır olduğu bir şiir değil. Buna rağmen, bu şairler de, ondan sonraki kuşaktan gelen başka şairler de Türk toplumunun içinde okundular, ciddiye alındılar. Zaman zaman karikatürleri de yapıldı, ama o da ciddiye alınmışlığın bir göstergesi olarak ele alınabilir. Ama şunu düşünün ki, Yahya Kemal yaşarken kitap yayımlamadı. Kitabı olmayan bir şair olmasına rağmen, müthiş bir çıkış alanı bulduğu göze çarpıyor. İşte, ölümünden az önce, Hürriyet gazetesinin tefrika halinde şiirlerini birinci sayfadan verdiğini görüyoruz. Bu, 50'li yıllar...

Sonra, Attila İlhan'ın hep üzerinde durduğu konudur: Şairle toplumun arasındaki bağ gevşedi. Attila İlhan bunun faturasını genellikle şairlere çıkarıyor. İlk bakışta hak da verilebilir Attila İlhan'a, çünkü Attila İlhan belki de en son popüler Türk şairi olarak bu toplumun 'nabzını tutmuş', toplumun dar bir edebiyat çevresinin ötesindeki üyelerine şiiri sevdirmiş, şiirlerini ezberletmiş, çeşitli kanallardan, beste yoluyla ya da başka yollarla şiirinin dolaşımda kalmasını sağlamış biri. Böyle bakıldığında, bu tür şair figürleriyle toplumların arasında bir uzlaşma olduğu göze çarpıyor. Dolayısıyla da, şairin sosyal bir kimlik olarak, sosyal bir figür olarak, toplumla içleşmiş bir insan ya da bir iş türü ortaya koyduğu söylenebiliyor.

Sonra, bu ilişkide gevşemeye başladı, Şimdi yaşayan Türk şairlerinin arasında şüphesiz tanınanlar var, toplum tarafından da tanınanlar var ama hiçbiri bu oranda tanınmıyor. Dağlarca bile bu oranda tanınmıyor. Dağlarca belki daha güçlü bir örnek de, Türk şiirinin gelenek çizgisinden büyük kopuşlar göstermiş ve iyi bir şair olduğunu düşündüğüm Cahit Külebi'yi ele alalım. Cahit Külebi, 65 milyon nüfuslu Türkiye'de çoğunluk tarafından tanındığı söylenebilecek bir şair de değil, şiir kitaplarının satışları da böyle bir gösterge vermiyor. Dolayısıyla, şiir ile kitle arasında bir kopuş oluşmaya başladığını söylememiz mümkün. Bunu da, dönüp o zaman, başka dönüşümlerin, çağın getirdiği başka yeniliklerin yanında şiirin biraz marjlara doğru çekilme durumunda kalmasıyla belki değerlendirebiliriz diye düşünüyorum. Dünyada da böyle. Dediğim gibi, dönem dönem büyük hareketlilikler söz konusu olmuştur, Amerika'da "Beat Generation" kuşağının şairleri, Sovyetler'de Voznesenski, Yevtuşenko gibi şairler geniş kitlelere şiiri ulaştırma başarısını sağlayabilmişlerdir. Sonra ne olmuştur? Bu şairlerin hepsi yaşıyor. Beat Generation şairleri şiirin küçük adasına çekilmiş durumdalar. Yevtuşenko zaten artık Rusya'da yaşamıyor. Rusya'nın toplumsal kargaşası içinde şiirin -yeni şairlerin en azından- o kadar büyük bir rol oynamadığı göze çarpıyor. Şimdi, 'şairin figür olarak yerinin oynamasında, acaba onun yerine geçen başka unsurlar var mı?’ sorusuna da bir bakmak lazım. Belki birçok kişinin betine gidecek bir benzetmeyapacağım ama, örneğin Freddie Mercury... Mercury sadece rock gruplarından bir tanesinin solisti olarak ele alınabilir. Ama zaman zaman, televizyon kanallarında görüyoruz, Freddie Mercury'nin ölmeden önce verdiği konserlerde inanılmaz sayıda genç insan biraraya geliyordu. Şarkılarının sözlerini ezbere biliyorlar. Bu şarkı sözleri yabana atılabilecek şarkı sözleri değil. Çünkü ta Bob Dylan'lardan başlayarak gelen iyi bir şarkı sözü geleneği olduğunu da söylemek mümkün. İnsan o durumda, ekranın karşısında oturan ve şiir yazan biri olarak, şiir okuyan biri olarak, 'acaba?' sorusuyla karşı karşıya geliyor. Yani, ‘şairin geniş  kitlelerle artık ilişki kuramadığı, çünkü şiirini daha derin sulardan devşirmeye başladığı bir dönemde yaşadığımız için mi, şair figürünün yerine, şiirle organik bağı olan, ama bir bakıma şair sayılamayacak birtakım insanlar konuluyor?' sorusu da var karşımızda.

-Darb ve Mesel’de, 'Bir şairin öğrenmesi gereken: Beklemektir' diyorsunuz. Busabrın karşılığı var mı? Ya da olması gerekiyor mu?

-Şimdi, bu sabrın karşılığı olduğu inancıyla herhalde hareket etmeli. Böyle bir inançtan söz edebileceksek, ben kendi payıma, kendi serüvenim için böyle bir inancı bir köşede tutuyorum. Ona mı bel bağlıyorum? Hayır, ona bel bağlamıyorum. Ama, kendi işimi yaparken, bu tür bir sabır boyutunu önemsiyorum ve bunun -bana kişi olarak bir yararı, bir katkısı oldu mu bilmiyorum- yaptığım işe yararı ve katkısı olabildiğini biliyorum. Son 10 yılı kendi şairlik serüvenim açısından çok önem verdiğim iki büyük toplam üzerinde geçirdim. Bunlardan biri, bir ucu Argos’ta yayımlanan "Opera" kitabım, öbürü de bir cildi -"Gri Divan” – çıkan "Doğu-Batı Divanı" adlı bir başka kitap. Bunların ikisi de yaklaşık 400’er sayfalık iki kitap olacak. Ben bu 10 yıl içinde bunların pek azını yayımladım sonuç olarak, oldukça da ilerlemiş olmama rağmen. Büyük bir olasılıkla, önümüzdeki 15-10 yıl içinde de, eğer sağlığım yerinde olursa, onlar üzerinde çalışmayı sürdüreceğim. İşimi bir yalnızlık içinde götürmek zorundayım. Zaman zaman birkaç parça yayımlamakla bir paylaşım alanı yaratıyorum ama, bu, paylaşım alanından çok benim için bir yoklama ilişkisi olarak ortaya çıkıyor. Bazı işaretler bekliyorum ara sıra, o işaretleri almak istiyorum. Onun için bir-iki parça ya da bir cilt yayımlıyorum. Ama, istediğim, bu iki bütünlüğü, sabrederek, ağır ağır acele ederek oluşturmak ve bütün bu yıllar geçerken, bunlar benim masamda, benim odamda dururken, onlar yokmuş gibi yaşamayı, kamu içinde en azından, şu küçük şiir okuru kitlesi içinde geçirmeyi göze almak... Bunu yapmak durumundayız.

-Şairlerin belirli bir etik anlayışı varmı? Enanarşist ama aynızamanda enstatükocu, kuralcı şairlerdir deniliyor....

-Denilebilir. Doğruluk payı var bunda bir bakıma. Etik ile bağlantılı olarak ele alacak olursak, bizim ilk yazmaya başladığımız dönemde benim sonradan da üzerinde durduğum bazı imge sorunları yaşanıyordu, hatırlıyorum. 'Şairler içki içer mi?', 'Şairler bohem hayatı yaşar mı?', 'Şairler şöyle yapar mı?... Bu sorunlar, benim kuşağımdaki pek çok insan gibi, benim de zihnime uğramıştır; bir süre kalmıştır, sonra çekilip gitmiştir. Ama sonuç olarak, şairler her şeyden önce her halde şiirlerini kurarlar. Bunun yanında, nasıl yaşadıkları ayrı bir sorunu oluşturur. Bir süre sonra da, bütün bütüne kimliklerinden soyamasalar bile şiirlerini, ortada bırakacakları bu şiirdir. Bu şiire ve bu şiirle ilişkilerine yönelik temel kaygıları olsa gerektir. Şimdi tabiiyine kendi adıma konuşmak zorundayım: Etik yapıtta görünüyor. Hayatta onu her zaman görmek mümkün değil. Zor... Etikmiş gibi görünebilir, etik olmayabilir. Etik değilmiş gibi görünebilir, çok sonra onun bir etik olduğu anlaşılabilir.

Tabii, etik deyince de, birkaç planda etik: Bireysel planda, şairin toplumun içindeki duruşuna yönelik kendi seçimleri ve değer yargıları, ölçüleri... siyasal düzlemde olabilir, poetik düzlemde olabilir, çeşitli katmanlardan oluşan bir toplam etik var. Bunun ben 'iş'e yansıdığı kanısındayım. Yani 'iş ayrı’ -‘iş’ derken şiiri kastediyorum tabii- ‘hayat ayrı' diye düşünemiyorum. Ama, hayata bakarken de, işe bakarken de, çok yüzeysel bakmamak kaydıyla... Onu karmaşıklığında anlamak gerekir: Bir cebir problemi gibi koyamayız olayı. Her hayat, her yapıt sonuç olarak bir karmaşa içerir ve bu karmaşayı çözmek için biraz emek sarf etmek, vakit ayırmak gerekir. Toptancı bir yargı içinde, 'bu adam şu durumda şunu yapmıştır, şu durumda bunu yapmıştır' gibi çok basmakalıp bir yaklaşımla de almamak kaydıyla...

O zaman bir çelişki varmış gibi gelebilir. Anarşist görünen bir insan çok kalıpçı bir başka biçimde karşımıza çıkabilir. Tersi de olabilir: Çok kalıpçı görünen bir biçimin arkasında anarşist bir ruh da yatabilir. Ben bunu hep küçük örneklerle ölçme gayreti içinde oldum, bakarken: Nabokov, bence, çok anarşist demeyeyim ama devrimci bir yazardı. Bir denememde, onun fırtınalı yaşamı ve yenilikçi yapıtıyla çelişen biçimde derli toplu bir aile düzeni kuruşu, her gün kravat takışı üzerinde durmuştum. Tabii, 'bu çok önemli bir şeydir' demiyorum. 'Kravat takmamalıdır' demek ne kadar yanlışsa, kravat takıyor olmasını da büyütmek o kadar yanlış olur. Ama, bu küçük işaretin altında bile bir disiplin görüyorum: Hayatına yön verişindeki etik değerlerin arkasında durduğu bir disiplin var. Ve bu disiplin yapıtla buluşuyor.

-Ya aşk?

-Aşk... Gerçek anlamda bir aşktan söz edeceksek... Çünkü çok tebdil kıyafethalinde dolaşıma çıkartılmış bir aşk var toplumların hayatına bakınca. Toplumların da etikleri vardır ve bunlar gelişiyorlar zaman zaman. Önemli gerilimler yaşıyor toplumlar. Kendi aralarında yaşıyor, bir dönem, bir çağ kendi içinde gerginlikler yaşıyor. Dolayısıyla, insanın temel alanlarına ilişkin ciddi laçkalıklar ortaya çıkıyor. Aşk, örneğin 20. yüzyıla dönüp baktığımızda, alan kaybetmiş durumda. Klasik çağların içinde, Ortaçağ'a dönüp bakacak olduğumuzda, aşkın tanımı bence daha mutlak sınırları içindedir, daha tutarlıdır. 20. yüzyıl bunu da bir çeşit ticari ilişkiler çerçevesine yerleşirdi. Tüketim toplumlarına dayalı hayat tarzları, bütün bu özellikler, aşkı klâsik söyleminden de, klâsik değer ölçülerinden de çözmeye başladı. Ben o anlamda kendimi anakronik bir insan olarak görüyorum: Benim için aşk, hayatın temel eksenlerinden biri. Aşksız yaşamanın düşünülmemesi gerek. İnsan aşkı bulamayabilir: O zaman arasın... Aşkı bulmuşsa, o zaman korusun. İnsan hayatında aramak ya da bulunanı korumak yer ediyorsa, bu, bana öyle geliyor ki, insanın bütün toplam faaliyetini etkileyebilecek, ona biçim verebilecek bir özellik halini alabilir. İnsanın varoluşuna anlam katabileceği en önemli alanlardan biri aşk. Aşka bu özenle, bu ihtiyatla yaklaşan bir insan, şiire de aynı özen ve ihtiyatla yaklaşabilir.

-Günümüz dünyasında siyasa da, toplumsal dinamizm debir yerde tıkandı,

törpülendi, eski özelliklerinden sıyrıldı gibi.Bunun şiire olan olumlu yada olumsuz yansıması var mı?

-Olmaz mı? Birinci elden var. Garip bir biçimde bakıldığı zaman, işte Türkiye'de siyaset hayatı, ticaret hayatı, insan ilişkileri ne boyutta gevşiyorsa, şiire yaklaşım da o boyutta gevşiyor bence. Bu, şiiri yazan insan için de, okuyan insan için de geçerli. Dolayısıyla, dokuların çok gevşediği bir tarihsel dönemin içinde, şiirle ilişki kuracak insanların da bu doku gevşemesinden nasiplerini almamak için didinmeleri gerekir. Didinmiyorlar. 'Şiir ortamı' diye bir dünyadan ayrıca söz edeceksek, okurların ve yazarlarının olduğu ya da 'okur yazarlarının' olduğu bir ortamda, son 15-20 yıl içinde yaşanan curcuna sağlıklı bir curcuna değil. Aynı siyasette ya da ticarette olan türden çirkin bir rekabet düzeni, anlamsız bir yarışma ve itişme düzeni... Ve şiirin kendisine ayrılan vakitten çok, onun yer tutması, belli bir noktaya yerleşebilmesi için didinme çabası var. Bunlar tabii hoş şeyler değil. Sonuç olarak, 'paylaşılamayan nedir?' noktasına geliyor insan. Biraz da komik görünüyor bana bu. Çünkü, çok geçici bir süre için ancak insanlara, işte 3 yıl, 5 yıl, 10 yıl bir doyum verirse verir -ki kendi payıma bunda bir doyum da göremiyorum ben, ancak bir sahte doyumdan söz edilebilir. Onun ötesinde, insan yattığında rahat uyumalıdır. Kendi duruşuyla, yapısıyla ilişkisini mümkün olduğu kadar sağlama alıp rahat uyumalıdır. Bu da, gevşeyen doku ortamında, kendi dokularını mümkün olduğu kadar sıkı tutmak için her gün 'ibadet edercesine' kendini gözden geçirmesiyle devamlı uyanık gezmek demektir ki, devamlı uyanık biyolojik olarak gezilemez. O bakımdan, bir tarihsel dönem kendi karmaşasında insanı doğru yolunda çelebiliyor, alabildiğine yanlış yörüngelere sürükleyebiliyor. Ama kendimizi her an gözden geçirme olanaklarına da sahibiz sonuç olarak. Yaptığımız yanlışları görüp, onları yenilememek durumunda olabiliriz. Hiçbirimiz kendimizi umarım peygamber yerine koymuyoruzdur. Çünkü, bir sürü yanlış yapmaya gebe bırakıldığımız bir tarihsel sürecin içinde yaşıyoruz ve sık sık dönüp ayıklanmak gerekiyor, törpülenmek gerekiyor, bir çeşit kendi kendini sorgulayıp, dikenlerinden arınmanın yolunu arayıp, yeniden yola devam etmek gerekiyor.

-Çok negatif bir soru ama: Şiir 2000'li yıllara kalacak mı? Ya da nasıl kalacak?

-Şiir kalır… Şiirin yürürlükten kalkması bana mümkün görünmüyor. Çünkü bizim şiir dediğimiz şey, aslında insan duyarlılığının en arınmış ifâde alanlarından birini tanımlama çabamızdır. Ben onu hep, 'anlamı, uyumu olabildiğince derinde tutma çabası' olarak görüyorum. Bu derinde tutma çabası tabii yalnızca şiire özgü bir şey değil. Başka ifâde türlerine, başka sanat alanlarına, başka insan davranışlarına da özgü yanları olduğu içindir ki 'şiirsel' sıfatı yer yer kullanılabiliyor bu durumlarda. Dolayısıyla, biçim ne kadar değişirse değişsin, önünde şiirce bir duruşu, şiirce bir sezgiyi, idraki kullanma alanı birey için de varolacak gibi geliyor. Şiirin beslendiği kaynakların insanoğlu tarafından çok hor görüldüğü zamanlar içinde yaşıyoruz. Doğanın artık sığınacağı yer kalmadı. Uzaya mı çıksın gerekir, kestirmek güç. İnsan ilişkilerinin maddiyatçı cephesinin gitgide egemen olduğu doğru. Ama, gene de, tarihe baktığımız zaman insanoğlunun serüveni inişsiz çıkışsız bir serüven değil. Dolayısıyla, med-cezir hareketleri içinde şiirin gelecek yüzyılda da kendine yer sağ1ayabi1eceği kanısındayım. Ama aynıbiçimlerle, aynı ilişki türleriyle mi? Olmayabilir. Bu önemli değil. Araçlar değişebilir, ilişki biçimleri değişebilir, iletişim yolları değişebilir. Şiir kendi varlığını sürdürecek bence.

-Çok kitap yayımladığınız; hatta son zamanlarda “kültürazzi” ya da edebiyatın paparazzi köşelerinde, her yazdığınızı yayımladığınız ve kitaplarınızı yayıncılara yayımlatmayı başardığınız yolunda ifâdeler yer alıyor. Bu durumda, sanatçının yapıtlarının öldükten sonra yayımlanmasını bekleyen bir anlayış mı egemen acaba sanat ve edebiyat dünyamızda?

-Şimdi, bu tür yaklaşımların arkasında ne olduğuna da bakmak gerekiyor. Türkiye'de son 15-20 yıl içinde giderek tırmanan bir zihniyet var ki, bu zihniyet insanın köpeği ısırmasının ses getirebileceği kanısına dayanıyor. Tabii, bu doğru olabilir, yani ses getirir bu tür şeyler, ama bunlar bizim ana değerlerimiz midir, bundan emin değilim. Kültür alanında da, dedikodunun, paparazziciliğin, buna benzer yaklaşımların üzerinde durulmaya başlandı. Bunlardan kaçınmak, bunlardan kişinin kendini kurtarması çok güç. Dolayısıyla da, oradan o tür bir yaklaşım geliyor diye, kendi doğru bildiğini yapmamasını da beklemek mümkün değil. Bunlar olacaktır. Can sıkmıyor mu? Sıkıyor. İnsan yemek yerken çorbasının içinde bir karasinek görürse hoşlanmaz. Ama, karasinek çorbanın içine düşebilir diye, çorba seviyorsa ondan da vazgeçemez. Benim çok kitap yayımlamam, bunlara yayıncı bulmam gibi temalar geçip gider. Yazdıklarımın bir anlamı varsa, bir değeri varsa, onlar daha uzun ömürlü olabilir. Ben de bu varsayımdan hareketle, bildiğimi yapmaya devam ediyorum. Çok kitap yayımlayıp yayımlamadığımdan da emin değilim. Şimdi yayına hazırladığım bir kitap var: "77 Proje" adını taşıyor. Bir bölümü üzerinde çalışılmış olmakla birlikte,  20-25 yıllık bir devir için sonuna götüremediğim 77 tane kitapla ilgili bir kitap yazıyorum. Öyle sanıyorum ki, başka şeylere ayırmak zorunda olduğum zamanı sadece yazdıklarıma ayıracak halim olsaydı, o kitapların hiç değilse bir kısmı ortaya çıkardı. Sanıyorum onları yayımlayacak insanlar da bulunabilirdi, onları okuyacak insanlar da bulunabilirdi. Eh, bu durumda da mesele kalmıyor diye düşünüyorum. Ama tabii, bütün bu kitaplardan sıkıntı duyanlar da olabileceğini kabul ediyorum. Kolay bir çözümü var gibi geliyor bana: Okumayabilirler. Çünkü okumak zorunlu bir şey değildir; bir keyif işidir, bir ilgi işidir. Bütün bunlardan, benim kendimden bağımsız olarak ya da bana yöneltilen eleştirilerden bağımsız olarak söylemek isteyeceğim bir tek şey var: Sonuç olarak, kitap yazmak 'temiz bir iş', kirli bir iş değil. Ona yönelik çok fazla negatif bir tavır geliştirmenin arkasında, çok temiz olmayan bir bakış açısı yer ediyor. Bundan sakınmak gerekir.

-Gelelim editörlük konusuna. Sizden sonra Özdemir İnce de gitti Can Yayımları'ndan. Oda çok benzer bir gerekçeyle... Önce en ‘tehlikeli’ ve 'masumane' soru: Bunca deneyimden sonra ne gibi 'dersler' aldınız? Ya da 'ders' aldınız mı? Uzun süren editörlük deneyimi size ne kazandırdı, ne kaybettirdi?

-Ortada aslında ders almayı gerektirecek bir durum yok gibi görünüyor benim olayımda. Bundan önce pek çok başka türden olay yaşadım, onlardan kendime göre birtakım dersler çıkardım, ama bu son olay (Pertev Naili Boratav’ın Nasreddin Hoca adlı yapıtının Yapı Kredi Yayınları’nca son anda yayımının durdurulmasından söz ediyor) aslında bir konu üzerinde görüş birliğine varamamaktan kaynaklandı. Eh, bu işin zaten mantığında olan bir şey. Bir iş yapıldığı zaman, bu işin bileşkenleri vardır ve bu bileşkenleri bilerek bu işe girersiniz. Bir noktada görüşleriniz kesişmiyorsa, ayrılmak gerekir. Dolayısıyla, ben ders alınacak kadar bile büyük bir konu görmüyorum. Bir kitabın çeşitli nedenlerle bir yayınevi tarafından yayımlanmasının sakıncalı bulunması, işin normal çarkının parçasıdır. Dünyadaki bütün yayınevlerinde, Türkiye'deki bütün yayınevlerinde bu türden durumlarla her zaman karşılaşılır. Burada da buna benzer bir olay olmuştur. Olay bütüne yönelik bir olay olsaydı, o zaman farklı olurdu. Yani, genel olarak benim yaptığım yayıncılık çizgisinin bütününe yönelik bir olay olsaydı... Burada, bir kitabın etrafında görüş birliği sağlanamamıştır. Meseleyi böyle özetliyorum.

-Editörlüğün çok büyük mesai gerektirdiğini biliyoruz. Bu ne kaybettirdi Enis Batur'a?

-Aslında, editörlük demeyelim de, önce, bir yazarın hayatını kazanmak için çalışmak zorunda olması, zaten ona bir şeyler kaybettirecektir. Bu durum zorunlu ise -ki benim durumumda da, pek çok başka edebiyatçının durumunda da bu zorunluluk halinde- o zaman editörlük ya da dükkan sahibi olmak ya da memur olmak arasında çok uzun boylu bir fark olmayabilir. Şimdi bazılarına göre editörlük kitap dünyasına daha yakın olduğu için avantajlı bir iş olarak görülebilir. Bazıları da tam tersine, editörlüğün 'yazarın kendi sermayesinden yemesi' gibi bir durum ortaya çıkartabileceğini düşünülebilir. İnsan, sanıyorum, kendi terazisinde bunları tartarak bu işleri yapıyor. Ben dönüp baktığımda, editörlük bana, bir yazarı, eğer dikkatli davranırsa çok ezecek bir işmiş gibi gelmiyor. Çok besleyecek bir işmiş gibi de gelmiyor. Dediğim gibi, dengeyi doğru tutturmak kaydıyla, gereken özeni kendisinden esirgememek kaydıyla, editörlük iyi bir iştir. Dünya edebiyatında 20. yüzyılda çok yaygındır bu. Yazarlar aynı zamanda yayıncılık yapmışlardır. Çok ünlü örnekler var: İşte Eliot yapmıştır, Calvino yapmıştır... Bunun bir nedeni, büyük bir olasılıkla, kendisine çok uzak olan alanlarda zaten iş bulma imkanının olmaması, ikincisi de oralarda daha fazla yıpranabi1eceği olasılığının bulunması olabilir. Öyle geliyor bana.

 -Peki, son olay? Şu Nasrettin Hoca meselesi? Biraz daha ayrıntılı açıklar mısınız?

-Yapı Kredi Yayınları'nın Yayın Kurulu vardır, bir de Yönetim Kurulu vardır. Bütün yayınevlerinde biçim bu mudur bilmiyorum ama, en azından Yapı Kredi Yayınları'nın biçimi bu idi. Yönetim Kurulu'nun şemsiyesi altında çalışır Yapı Kredi Yayınları. Yayın Kurulu da, Yönetim Kurulu'ndan aldığı destekle yayımlayacağı kitapları seçer. Bugüne kadar 500'e yakın yayın yapıldı bu şirketin içinde, bu türden bir örnekle karşılaşılmadı. Yayın Kurulu'nun uygun bulup yayımlamaya karar verdiği kitapların hiçbirine, ne öncesinde, ne sonrasında Yönetim Kurulu'ndan herhangi bir tepki, eleştiri gelmemiştir. Bu kitap söz konusu olduğunda, kitabın özelliği, Yönetim Kurulu ile Yayın Kurulu kararının çakışmasını engelledi. Şimdi, benim merak ettiğim hususlardan biri, bu kitabın bir yayıncısı olup olmayacağı. Tamam, Yapı Kredi Yayınları yayınlayamadı ama, başka bir yayınevi bu kitabı yayımlayabilecek mi?...

-Öneriler var. Kültür Bakanlığı yayımlasın diye...

-Öneriler var ama, önemli olan önerilerden çok eylemdir. Çünkü biz de öneri yaptık, yani bu kitabı yayımlamayı önerdik. Önemli olan, bu kitabın Türkiye’de yayımlanıp yayımlanamayacağı aslında. Çünkü bu kitap, garip bir biçimde, bir gösterge ortaya çıkarabilir: Yani Türkiye’nin, genelinde bu tür yayınlara hâlâ hazır olmadığı, çünkü toplumsal dinamiklerin arasında ciddi tartışmalara yol açabilecek türden bir örnekle karşı karşıya olduğu noktasına varabiliriz. Bir yayıncısı olacaksa ileride -ki olmasını diliyorum tabii- onun da sorunları olabilir. Kitabı yayımlamakla bitmeyebilir sorunlar. Kitap yayımlandıktan sonra bir sürü beklenmedik sorun doğabilir. Şimdi, bunları aşabilecek bir toplumsal düzene ihtiyacımız var aslında. Burada, bir müessesenin, bireylerin bakışından çok, toplumsal düzenin sıkıntılı bir durumda olması, Türkiye'nin kültürel alana da yansıyan gerginlikler içinde olmasının bir sonucu var gibi geliyor bana. Onun için merakla bekliyorum: Başka bir yayıncı bu kitabı Pertev Bey'in (Pertev Naili Boratav) hazırladığı biçimiyle yayımlayabilecek mi? Bir başyapıt söz konusudur. Bu kitabın bir başyapıt olduğu, çok önemli bir kitap olduğu konusunda Yapı Kredi Yayınları'nın içinde ve üstünde herhangi bir soru işareti de doğmuş değildi zaten. Böyle bir soru işareti yoktu. Ama böyle bir kitabın yayımlanmasının doğurabileceği sonuçlar beklenmedik noktalara gidebilir tedirginliği yaşandı. Bence haklıydılar. Ben de haklıydım. İki taraf da haklıysa, biri her zaman daha haklıdır, eşyanın mantığıdır bu. Onun için "ders alınacak" bir şey yok dedim size,yoksa “yara alınacak” bir durum doğmuştur. Yara kapanır, izi kalır. Bir de ‘fantom acısı’ kalır, kalırsa. Hayat böyledir, hayatın böyle olduğunu öğrenmek gerekir.

 

 

 

Cumhuriyet Kitap, 15 Şubat 1996 

 

 

 

 

PS: Pertev Naili Boratav’ın “Nasrettin Hoca” adlı eseri, daha sonra Edebiyatçılar Derneği tarafından sansürsüz şekilde basıldı. (C.O)

 

name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=268" id="ctl00">

Cihan Oğuz, 2005-2017

Cihan Oğuz Facebook  Cihan Oğuz Twitter  Cihan Oğuz Instagram

Web Sitesi Tasarımı ve Yönetim Paneli