name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=246" id="ctl00">AnasayfaHakkındaKitaplarıRöportajlar
name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=246" id="ctl00">
name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=246" id="ctl00">

EMİR LAÇİN’E YANIT: ŞOVENİZM VE “ÜÇÜNCÜ TARAF”

Evrensel Kültürdergisinin Temmuz'94 tarihli 31. sayısında, Emir Laçin'in, Promete'deyayımlanan "Edebî Suskunluk Kaç Yaşında?" başlıklı yazımı eleştirmek amacıyla kaleme aldığı "Bu Bir 'Bumerang Öyküsü"dür" başlıklı yazısını okuyunca, ister istemez asıl meramımınanlaşılamamış olmasından dolayı üzüntüye kapıldım. Hele hele sevgili Emir'in, kimi kez tehditkâr satırlar da içeren bu yazısı için, “Bu yazı, egemen ideolojik söylemin sol içi figüranlarının deşifrasyonuna bir ön­söz sayılmalıdır” şeklindeki nitelemesini hiç hak etmediğimi düşünüyorum.

Ama olaya biraz serinkanlı baktığımda, Emir'in 'Kürt Coğrafyası'na ilişkin gözlemlerinin birçoğuna katılmakla birlikte, burada asıl sorunsalın,"her şeyin mubah olduğu" savının ideolojik açıdan sorgulanması gerektiği olduğu ortaya çıkıyor. Her ne kadar, Emir yazısının bütününde beni egemen ideolojinin ve sis­temin onulmaz çıbanına melhem taşımakla suçlayıp, bu gibilerin payına kan ve irin düşeceğini belirtse de; hatta tavrıma karşılık bir adım daha öteye giderek (daha neresi kalmışsa!) eleştirisini öldürülme hakkıolarak tanımlanan ötenaziile ilişkilendirse de, bazı ideolojik konularda tekelleşmeyerıza göstermeye katlanamayacağımdan dolayı, kendimi yanıt vermeye zorunlu hissediyorum.

"Edebî Suskunluk Kaç Yaşında?" başlıklı yazım, Emir'in savının tersine, "Tarafların tamtam çığlıkları eşliğinde söyledikleri uzun ninniler, dağ halayları ve birbirinden aynı anda hızla uzaklaşan iki vagon..." belirlemesinden de kolay­lıkla anlaşılabileceği gibi, "kirli savaş" diye tanımlanan 10 yıllık hüzün bulutu karşısında, Türkiye edebiyatçısı, sanatçısı ve aydınının olumsuzbulduğum tavrına yönelik tepki amacı taşıyordu.

Hal böyleyken, Emir'in yazısında dönüp dolaşıp beni egemenlerin yanında ol­makla suçlamasına bir anlam veremiyorum! Veremiyorum, çünkü kurulu düzene karşı muhalif düşüncelerim hâlâ canlılığını korumakla birlikte, sürmesine karşı çıktığım "kirli savaş" kapsamında insanî değerlerin gözardı edilmesine, unutulmasına, hatta "direnme hakkı en meşru haktır" sözünün ardına sığınılarak faşizanuygulamalara prim verilmesine, üstelik bunların masumane bir uygulamaymış gibi "potansiyel zaaf" şeklinde açıklanmasına gönlüm elvermiyor!

0 yüzden, Emir'in, "Bir halkın yaşama hakkına yönelmiş topyekün bir savaşta, direnme hakkı en meşru haktır. Bu hak, direnme unsurlarının kendinde taşıdığı potansiyel zaaflara kurban edilemez! Metnin ürettiği söylemde bu hak, yazarımızın (ayakları kokan Kürt'e olan sevgisizliği ile) egemenin öldürme hakkına feda edilmektedir!" şeklindeki görüşüne ise sadece gülümsemekle yetiniyorum. Benim Kürtlere bakış açımın bu olmadığı belli. Ama kendisini Kürtlerin hakları konusunda "tekel bayii" ilân edenlerin yanlış ve acımasız uygulamalarına karşı tavır almamdan dolayı rahatsız olma hakkı sevgili Emir e ait değil. Üstelik, insanları Kürt, Türk, Arap gibi sadece biyolojik tesadüflere bağlı olarak gelişen kategorilere göre ayırmak, aşağılamak ya da yüceltmek 'yeteneği', biraz dikkat edilirse görülecek­tir ki, o belirtilen 'direnme hakkı'nın tekelini elinde tutmak isteyen hareketlere özgüdür.

Emir'in yazısında belirtilen "direnme unsurlarının kendinde taşıdığı potansi­yel zaaflar" ise nedense tesadüfi olmaktan çıkıp, giderek mücadeleyi yürüten hare­ketin efelemlenmiş özellikleri oluveriyor.'

Egemenlerin Kürt sorunundaki zaafları ve uygulamaları yanlış olabilir; bu onun doğası gereğidir. Ama sosyalist olduğunu öne süren (sahi, var mı böyle bir iddia?) bir hareketin "potansiyel zaafları"nı her geçen gün daha da 'çam deviren' bir ritme sokması ve giderek kanla tanımlanır olması bağışlanabilecek bir davranış değildir !

Hele hele, sözkonusu hareketin liderinin, Temmuz ayı ortasında Berlin'de düzen­lenen “Kürdistan Sorunu ve İslâmî Çözümkonulu toplantıya gönderdiği mesajda, "PKK'nın getirdiği açıklık kesinlikle İslâmidir. Bugün PKK savaşçılarıyla gerçek İslâm mücahitleri arasında sadece kelime farklılığı vardır, yoksa ikisinin de özü aynıdır" nitelemesini kullanmasıve "Ortadoğu'da Kürt sorununu çözmek, Kürdistan'ı İslâm enternasyonalizminin beşiği yapmak anlamına gelir. Biz de İslâm'a en yakın hareketiz. İslâm'ın gerçekleştirilmesinde iddialıyız. İslâmî kurtuluşun bu çerçeve­de gerçekleşeceğine eminiz" sözlerini rahatlıkla sarfetmesi, anlaşılıyor ki, "her şeyin mubah olduğu" bir "kirli savaş"m asıl yüzünü gösteriyor! Öyle ki, hare­ketin lideri, söylediklerinin "taktik bir yaklaşım" olarak değerlendirilmemesi gerektiğini de özellikle vurgulama ihtiyacı duyuyor.

Olayın bir başka boyutu da, yazıda geçen Anadolu'nun bin yıllık kardeşliği­nin sürmesi konusundaki ısrarlara "kan bedeli" istendiği belirlemesi. Bu önemli ölçüde doğrudur; ancak ulaşacağı nokta, egemenlerin olumsuz uygulamalarına karşı çıkarken, öteki tarafın körüklediği düşmanlığı meşru saymak olmamalıdır!

Toplumsal hayatın, sosyalistlere dersini verirken, ayrıca bu tür zaafları aşması için bir fırsat oluşturduğunu da sanıyorduk; oysa görüyoruz ki, tabularınsorgulanması karşısında herkes tutucu yönünü açığa çıkarıyor! Öyle ki, tarafların karşılıklı tamtam çığlığı yarattığını belirtmek dahi -sırf tabulara dokunmanın verdiği hınçla- görmezden gelinerek, tehditle karışık bir ideolojik söylem üretili­yor ve adeta, "Bak kardeşim... Direnme hakkı meşrudur. Arada bir toplu öldürmeler, baskınlar, sivillere yönelik kıyımlar ya da bağnaz dinsel örgütlerle flörtler ola­bilir. Bunlar, direnme unsurlarının kendinde taşıdığı potansiyel zaaflardırve asıl amaca kurban edilemezler. Yâni, faşizan bir deyişle, ayrıntılar önemsizdir. Bunları da görmezden gel. Yoksa payına kan ve irin düşer. Bak, sosyalizm çoktan öldü. Şimdi, tam Nietzsche'nin ‘20. yüzyıl milliyetçilik çağı olacaktır' dediği zamandır. Şovenliği keşfettik, Türkiye'nin uyuyan şovenlerini de daha azılı hâle ge­tirerek uyandırdık, faşistleştirdik. Sana ne oluyor? Susta kalsana!" denilmek isteni­yor.

Benim görüşüm bu.

Yalnız, sevgili Emir'in böylesine önemli bir konudaki tartışma yazısında kişi­liğime yönelik sarfettiği bazı sözlere oldukça kırıldığımı da belirtmeden geçemeye­ceğim. Örneğin, "Bu metin yazarının muhatap alınabilir yanı, egemen şiddete yakın düşen çocukça safdilliğidir", "Yazarımız henüz çok genç. Onu üniter bir devlette vaadedilmiş bir istikbal bekliyor olabilir" ve "Cahil cesaretiyle kaleme alınmış bu metinle, kâğıttan kayıklar yüzdürülebilir ancak!" şeklindeki sözler, bir polemiğin tuzu-biberi olmaktan ziyade, Emir'in öfkesini dizginleyememesinin işaretleri. Bu tav­rı oldukça yadırgadığımı ve ayıpladığımı vurgulamalıyım.

Son bir söz: Güneydoğu'da 10 yıldır süren hüzün bulutu karşısında egemen ideo­lojinin bu konudaki tartışmalara önyargılı ve acımasızca bakarak bölgede barış ve demokrasinin tam anlamıyla kurulmasını isteyenleri hainliklesuçlaması ne kadar yan­lışsa, barış ve demokrasi isteklerini silâhlı propaganda yolu ve zoruyla tekeline almak isteyen şoven hareketin uygulamaları -ve çıkış noktası- da o kadar yanlıştır. "Tarih, tarafsızların tanıklığına itibar etmeyecektir!" şeklindeki süslü kelimeler karşısında ise bu konuda sadece iki taraf bulunmadığını, ülkede gerçek demokrasi ve katılımcı barışın sağlanmasını isteyenlerin de önemli oranda bulunduğunu söylemekle yetineceğim.

Bu unsurlar arasında sadece sosyalistler ve sosyal demokratlar değil, liberal kesimler de bulunuyor. Eh, taraflardan birinin bağnaz dinsel kesimlerle flört etme isteğini hoyratça dile getirebildiği, öteki tarafın da aynı yobaz kesimlere bol prim, vaat ve genişleme-yaygınlaşma olanağı tanıdığı bir ortamda, üçüncü bir tarafında varlığını haykırmak abes sayılmasa gerek...

 

 

Evrensel Kültür, Eylül 1994, Sayı: 33

name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=246" id="ctl00">

Cihan Oğuz, 2005-2017

Cihan Oğuz Facebook  Cihan Oğuz Twitter  Cihan Oğuz Instagram

Web Sitesi Tasarımı ve Yönetim Paneli