EVET, ELEŞTİRİ!

 

 

     Genel olarak hayatın değilse bile, birçok “tarihsel veri”nin bizlere öğrettiği bir gerçek var. Bu “gerçek”, kabullenilmesi kadar insanlarca uygulanması da su götüren bir eylemdeki açık zaafı her boyutuyla duyuruyor: Eleştiriye katlanamıyoruz!... Bunun birçok önemli nedeni var. Öncelikle, “katlanmak” sözcüğünün sevimsizliğini belirtmek gerek. Çünkü, ortada bir yanlışlık bütün boyutlarıyla varmış da, bizler bunu “sineye çekmek” zorunda kalmışız gibi bir anlam çıkıyor ortaya. Yazıda, “katlanmak” bu anlamıyla çıkmayacak karşınıza.

      Açıkçası, eleştiriye alışmamışlığın getirdiği panik var üzerimizde. Sanki, kumdan bir kale yapmışız ve güçlü bir dalga ilk fırsatta bunu yıkmaya hazır. Sanat-edebiyat ve kültür dünyamızda sentetik biçimde oluşturduğumuz o kadar çok kale var ki, bunlardan birinin bile yıkılması bizi sarsabiliyor. Eleştiri denince başımız dönüyor, gözlerimiz kararıyor ve öfkeye kapılmamız “zorunlu bir hal” alıyor.

      Tabii, yazının başından beri kullanılan “biz” öznesi, küçük bir yabancılaştırma yöntemi. Anılan korkuların (‘korku’ demek gerekiyor, çünkü insanda “boşluk” duygusu yaratıyor) “bizimle” bir ilgisi yok! Ya da “olmamalı”. Eleştiri, açıkça söylemek gerekirse, yaptığı eylemin (ya da eylemsizliğinin) sorumluluğunu üstlenmekten kaçınanların “korkulu rüyası”. Bunda en büyük etken, her yeniliğin insanlarda uyandırdığı muhafazakarca tepkilerin açık rolü. Zaten, ideolojinin bireyler üzerindeki bütünleştiricilik derecesi ile bizzat bireyler tarafından sorgulanması sorunu, her zaman derin çelişkiler barındırmıştır.

      Eleştirinin, muhatabı olan nesneyi küçümseme ya da alaya alma gibi bir sorunsaldan çok, varolanın tarihselrolünü sorgulamayı kapsamı içine alması, birçok acı gerçeği de beraberinde getiriyor. Ayıklananlar, tarihe zorla “kapak atmak” için karşı taarruza geçiyorlar, eleştiride bulunanları sapma, marjinal vb. basmakalıp suçlarla karşılarına alıyorlar. Bunun anlamı çok açık: Eğer “kanserli” noktalar bedenden atıldığı zaman, gerçekten boyluk duygusuna kapılıyorsak, bizler ya efendisine çok sadık birer köleyiz ya da kendimizle alay etmesini bile beceremeyecek kadar megalomani içinde bocalayan birer kişilik budalasıyız!

      Türk kültür-sanat hayatının bugüne dek bizlere sunduğu birçok “önemli” kişiliğin, aslında, dönemleri dışınataşamamış birer geçici ad olduğu, yapıtlarına uygulanan önyargısız bir yapı çözümlemesi sonucunda anlaşılabiliyor. Örneğin, Hasan Hüseyin’in bugünün (tarih geriye gitmeyeceğine göre de yarının) toplumuna anlatacağı hiçbir “meramı” yoktur. Sızlanmalar dışında! Yaşadığı dönem, kültür-sanata kuramsal açıdan tutarlı yaklaşımların yer aldığı bir dönem özelliği taşımadığı için kendisini “kabul etmiştir”. Bir “konuktur” Hasan Hüseyin ve yarın anıldığında, özensiz her konuk gibi “sakarlığıyla” gündeme gelecektir.

      Başlıbaşına özel bir “politik dil” olan eleştiri, yer aldığı edebiyat pratiği kapsamındaki bütün yapılanmalara karşı, kendi özgül kuralları çerçevesinde yeni yöntemler geliştirebilir; dahası, bizzat yazınsal üretim içindeki sanatçıyı ve yapıtlarını bu yöntemlerin doğrudan nesnesi olarak ele alabilir. Gün ışığına çıkmış her edebiyat ve sanat yapıtının, karşılaştığı eleştiriyle birlikte, bu kez özel bir alanda önem taşıması ve sorgulanması, aynı zamanda kutsallıktan sıyrılarak maddi bir temele oturtulmasını da sağlayacağından, edebiyat pratiğinin görece “sağlıklı” biçimde sürdürülmesi daha olanaklı duruma gelir.

      Fransız eleştirmen J. Starobinski, “Eleştirel Bakış” adını verdiği yapıtında, “...metnin kendisinde uyandırdığı bütün büyüye karşın yine de kendine bir ‘bakış hakkı’ ayırmasını bilen kişidir eleştirmen. Daha da derinlere inmek ister o; önüne serilen açık anlamın ötesinde, gizli bir anlam sezinler” (L’oeil vivant, Çeviren: TahsinSaraç, Türk Dili Eleştiri Özel Sayısı II, Sayı: 234, Mart 1971) derken, bu zorunluluğu vurgular.

     Eğer gerçekten sağlıklı ve adil bir toplum yapısı amaçlıyorsak, eleştirellik yalnızca edebiyat pratiğinde dile gelen bir vurgu biçimi olmamalı; yaşamın her alanında, özellikle politikada ve toplumsal ilişkilerde kullanılan bir “yöntem” haline gelmelidir. Kendimizi alıştırmamız gereken ilk ciddi kural budur. Yaşamın her alanında sorgusuz biçimde yaşadığımız pratikler bizlere sonunda “hüsran” veriyorsa, bu, eleştirisiz bir dünyayı dolaylı ya da dolaysız benimsediğimiz içindir.

      Tarihsel olan ile tarihe zorla maledilmeye çalışılan değerler sistemini birbirinden ayırt edebilmek için, bunların her türlü işlevsel, psikolojik ve toplumsal yararlarını bir yana bırakarak, somut dünyaya ya da özde politik bilince ne gibi yeni ve özgün katkılar sağladıklarını yordayamazsak; en azından, eleştirellik süzgecinden bir türlü geçmeyen kof ve eski değerler sistemini -bir ölüyü anar gibi- her fırsatta “hayırla yadedersek”, bu, bizde yalnızca kültürel bir mortofoli olduğuna işarettir!

      Eleştirelliğin pratik yaşamda bir “tavır” halini alması, salt maddeci biçimlenişin özgün yansımalarını elde etmeye yaramaz; aynı zamanda otoritenin sorgulanışını da beraberinde getirir ve toplumsal yaşamın “zoraki” oturtulmaya çalışılan her kuralı -öncelikle dar düzlemde- yeniden gözden geçirilir. Türkiye’nin uzun yıllardır yaşadığı sancı biraz da bu nedene bağlıdır. Kaldı ki, gerek sanat-edebiyat alanında, gerekse politik alanda tabuların sorgulanması, başlıbaşına entelektüel bir eylemi içereceğinden, azgelişmiş toplumlardaki eleştiriye hoşgörüsüzlük tavrının gerici boyutlara varan yapılanmasını olağan karşılamak gerek.

      Sorun, bu konuda yıllardır kötü sınav vermiş olan sağın değil, tavrını net olarak belirleyemeyen solun gerici yapılanmaya niçin arka çıktığıdır. Sol içindeki birçok anlayışın, sorgusuz-sualsiz desteklediği kültür-sanat pratiklerine, tarihsel bir bakış açısı getirmeden, yalnızca sol adına hareket etmesi önemli bulunarak sahip çıktığı gözönüne alınırsa, yüzlerce ayrıntının neden bu derece arka plana atıldığı ve “bütüncülük” maskesi altında kaba bir tevekkül zihniyetinin niçin yıllardır yaygınlık kazandığı daha doğru anlaşılmış olur.

      Kültürel mortofoli, yani ölüsevicilik, “değerleri koruma” adına eskinin geçersiz söylemini hala sadakatle savunuyorsa; söz konusu “eski”, temel aldığı kurama çok aykırı tezler barındırıyorsa ve üstelik kendi yetersiz içeriğini örtbas edebilmek için eleştiriyi “baş düşman” olarak görüyorsa, buna karşı tavır almak yalnızca entelektüelliğin getirdiği bir zorunluluk değil, aynı zamanda yaşanan pratiğe her zaman yeni bir gözle bakabilmenin de gerekliliğidir. 

      Çok iyi anlaşılıyor ki, yaygınlaşan herhangi bir ad, beraberinde “dokunulmazlık” zırhını da taşıyor. Hemen toplanan dalkavuklar ordusu -kendilerine ne gibi yarar sağlayacaksa!- yaygınlaşan bu ünlü ad’a karşı eleştiri geliştiren kesimlere cephe açıyor ve ortada paylaşılmayı bekleyen bir başka gerçek varmış gibi kıyasıya bir mücadele sürüp gidiyor...  

      Bütün azgelişmiş beyinlerin koordinasyonu sonucunda, edebiyat alanında eleştiriye kalkışan kesim hemen birkaç nedenden dolayı suçlanıyor: Ya ad duyurmak, ün sağlamak vb. için yapmıştır eleştiriyi ya marjinaldir ya da burjuvazinin kuyrukçuluğunu üstlenmiştir!

      Bu değerlendirmenin ardında ne gibi korkuların barındığı bir yana, yaşamın her alanında geliştirilmesi gereken eleştirel tarzın, “muhafazakarca” tutumları önünde engel olarak bulabileceği olasılığı kuvvetle gözönüne alınmalıdır. Öyle ki, ahbap-çavuş ilişkisinin hiçbir nesnel ölçüt tanımadığı kültür-sanat dünyasında, arı kovanına çomak sokar gibi muhalif bir tavır almak, sonunda sosyalist düşünceye düşmanlıkla aynı anlama getiriliyor! Eğer bu trajediyi bütün boyutlarıyla yaşamak zorunluysa, sanıyorum son birkaç yılın olanca umutsuz yapılanmalarına karşın, yeni ve canlı bir kültür-sanat pratiğini sonuna dek, ödünsüz  biçimde gerçekleştirmek, yine marjinallere kalıyor!

      Bu anlamda marjinallik, varolan kof çizgilerle arasına sınır çeken, burjuva kültür-sanatına koşut gerici bir kabullenişi benimseyen “sosyalist gerçekçi” kesimlerle olan farkını açıkça ortaya koyan bir tavrı içeriyor.

      Homojen yapılanmaların eleştiriye katlanamadığı bir gerçek. Çünkü faşizan içerik taşıyan her yapı, korunmasını “otoriteye bağlılık” kuralına dayandırdığı için, bu konuda yıpratıcı bir etkiye hayat hakkı tanımıyor. Oysa, homojen yapılanmaların bütün hissedilir iktidarına karşın, “dört başı mamur” olarak sunulan bir tekrenkliliği kabullenemeyen kesimler, yaşamda sorgulanmamış tek bir alan bile kalmaması için radikal tavrı sürekli gündemde tutmaya çalışmalıdırlar. Bu, her şeyin hızla yabancılaştığı toplumda yerine getirilmesi zorunlu bir eylemdir.

      Ne acıdır ki, birçok alanda olduğu gibi kültür-sanat alanında da köylülüğü yeğleyen kimi ‘ilericiler’, kendi kısır sanat pratiklerine karşı çıkıldığında ya da bu pratiklerin taşıdığı yoğun çelişkiler bir bir sorgulanmaya başladığında, konuyu “marjinallik” suçlamasına indirgeyerek, ilkel düzeydeki pratiklerini gizlemeye çabalıyorlar. Mülkiyetin yalnızca ekonomik aktiviteyle sınırlı bir kavram olmadığını bilmiyorlar; bu nedenle de kadına bakışlarındaki feodal düzeyi farkedemiyorlar! Kadın konusu edebiyat pratiğinde gündeme geldiği zaman zahmet edip bu konuda derinlemesine düşünmektense, sorunu irdeleyenleri ayıplıyorlar.

      Mülkiyet, eğer genel anlamda bir sahiplenişi açıklıyorsa, edebiyat pratiğimizde yer alan aşk konulu pek çok yapıtta bunun izlerine rastlamak mümkün. Açıkçası, fetişçi bakışın ardında da sahiplenme güdüsünün yattığı gözlemlenebiliyor. Tıpkı, dinsel inançları olan bir insanın “tanrım” diyerek bu güdüsünü dile getirmesi gibi! Bizde kadın, edebiyat alanında hem göklere çıkarılarak prenses, yüce yaratık, kısrak vb. sıfatlara büründürülüyor, hem de kadın sorunundan söz edildiği zaman -birçok kadın edebiyatçı da dahil- hemen herkes neredeyse “kalın bıyıklarını burarak”, bu konudaki tartışmalardan rahatsızlığını açıkça belirtiyor!...

      Sol, eleştirinin, sosyalist kuramdan yola çıkarak bir “yaşama biçimi” oluşturduğunu benimsiyorsa, kadına bakışındaki yanlış duyarlılıklardan sıyrılabilmelidir. Asıl önemlisi, içedönük duyarlılığın birçok edebiyat ürününde hissedilir biçimde yer almasının somut nedenleri üzerinde tartışabilmelidir. “Kadınlar ancak sınıfsız bir toplumda özgür olacaklardır” türünden erteleyici bir çözüm, tıpkı ahrete candan inanması için ikna edilmeye çalışılan insanlara “dünyeviliğin” zararlarını açıklamaya benzer!...

      Neyi savunuyoruz?

 

      Ölülerin kalkıp da elimizden tutmasını ve bizleri tıpkı kendileri gibi tutarlılıktan yoksun pratiklere sürüklemesini mi?... Yer aldığımız ‘kabileden’ bir dostun methiye ağırlıklı önsözünü mü? Kitap kapaklarının arkasına “mahzun ve fiyakalı” bir fotoğraf koyup, altına kaç yıl işsiz kaldığımızı, nerelerde çalıştığımızı, toplumcu gerçekçiliği ürünlerimize nasıl “yedirdiğimizi” mi? Tarihe kalmak adına aslında tarihe sövdüğümüzü mü? Devrimci dergilerden cicili-bicili yayın organlarına nasıl sırıkla atladığımızı mı? Yöneltilen en küçük bir eleştiride, mahallenin delikanlısı edasıyla “edebiyatın namus bekçisi” rolü keserek caka satmasını mı?... Neyi!

      Evet, eleştiri! Sonuçta belki dalgalarla yıkılacak olan kumdan kalelerimizin bırakacağı boşluğa daha anlamlı güzellikler sunabilmek; uçsuz bucaksız bir kumsalda, her yanı tel örgülerle çevrili alanlara da girebilmek, sonra denizin mavisini doyasıya seyredebilmek için...

 

 

 

 

Edebiyat Dostları, Mart 1988, Sayı: 11

 

Bu içerikle ilgili diğer bağlantılar

Cihan Oğuz, 2005-2017

Cihan Oğuz Facebook  Cihan Oğuz Twitter  Cihan Oğuz Instagram

Web Sitesi Tasarımı ve Yönetim Paneli