name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=238" id="ctl00">AnasayfaHakkındaKitaplarıRöportajlar
name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=238" id="ctl00">
name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=238" id="ctl00">

ELVEDA ETİK!

 

 

Bundan 5-6 yıl önce, Ankara'da Sanat Kurumu salonunda ilginç bir panel vardı. Sanıyorum, “sanat ve kültürde yozlaşma” konusunu içeriyordu. Panele konuşmacı olarak katılan bir felsefe doçenti, şimdi profesördür, Hegel'den esinlendiği açıkça belli olan düşüncelerini peşpeşe sıralayarak, “ahlak” üzerine oldukça özlü ve düşündürücü sözler söylemişti. Bu felsefe doçenti, giderek yozlaşan toplumda değerlerin de erimekte olduğunu dile getirip, olanlardan yakınmıştı.

Sıkıyönetim'in son zamanları olmasına karşın, felsefe doçentinin sözleri o dönem için cidden de “yüreklice” söylenmiş sözlerdi: Toplumu saran otoriter yapı, halkı bencilleştirmiş, kültürden ve kitap okumaktan koparmıştı.

Aradan yıllar geçti. “Etik” üzerine toz kondurmayan bir zamanların felsefe doçenti Şahin Yenişehirlioğlu, TV reklamlarına çıkmaya başladı! Gazete reklamlarında ve röportajlarda da bol bol boy gösterdi. Yenişehirlioğlu artık profesör olmuş, DTCF Felsefe Kürsüsü Başkanlığı'nın yanısıra, toplumun “çok önemli bir gereksinimi” haline gelen tanıtım işlevini yerine getirmek için, fiziki üstünlüğünü kimseden esirgemez duruma gelmişti!...

“Felsefe ve Sanat” kitabının mimarı, bu iki kavramın tam ortasına tüy dikmek için olsa gerek, neo-enformasyonu da icat etmeyi başarmıştı. Çağ hızla değişiyordu, Doğu Avrupa'da önemli gelişmeler vardı; enflasyon bile aşağı çekilemiyordu. Felsefe de bundan payını almalıydı kuşkusuz. Aldı da.

Bundan birkaç yıl önce, Yaba Yayınları “Küçük Acılaradlı bir şiir kitabı yayınladı. Eleştirmenlere göre, bu kitabın şairi Şükrü Erbaş, Behçet Necatigil duyarlılığını yeni ve usul bir söylemle sürdürüyor, Necatigil'in başlattığı çizgiyi değişik bir izlekle sunmaya çalışıyordu. Bu kitabı, “Koşaradım” ve “Yolculuk” izledi. Şükrü Erbaş, “Yolculuk” adlı kitabıyla Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü 'nü de kazandı.

Yıl 1989'a geldiğinde ise çok ilginç gelişmeler yaşanmaya başlandı. Şükrü Erbaş, önce Gazete gazetesinin açtığı “milyonluk” şiir yarışmasına katıldı ve yarışmaya katılan onlarca şair gibi “mansiyon”a değer görülerek, 50 bin liralık “teselli mükâfatı” kazandı.

Bu da yetmedi. Hürriyet Holding'in bir gazetesi yarışma açar da, proletarya açmaz mı? Şükrü Erbaş, aynı ay içinde hemen Petrol-İş Sendikası Kırıkkale Şubesi'nin açtığı “Özgürlük” konulu şiir yarışmasına da katıldı. Ama, tıpkı burjuvazi gibi, proletarya da Şükrü Erbaş'ın kıymetini bilemedi! Erbaş, -jüri zoruyla- ikincilik ödülünü kazandı. Yarışma birincisi Hicri İzgören ile şiir anlayışları ve düzeyleri çok farklı olmasına karşın, aynı yerde buluşma talihsizliğine uğradı.

Bu yarışmada üçüncülüğü, Edebiyat Dostları gibi bir dergide şiiri yayımlanmış olan Muammer Ender Öndeş aldı. Ne acı.

Gazete'nin açtığı şiir yarışmasında birincilik ödülünü ise gazetelerin şiir yarışmaları abonesi Turgay Nar kazandı. Turgay Nar, geçen yıl da Güneş’in şiir yarışmasında “köşeyi dönmüştü.”

Turgay Nar'ın birinci olduğu ve “milyonları kaptığı” şiir yarışmasının jürisinde kim vardı, biliyor musunuz? Nar'ın şiir kitabına “önsöz” yazan Hilmi Yavuz!

Bu yarışmaya yalnızca para kazanmak için katılan çok sevgili M. Mahzun Doğan'a ise söyleyecek hiçbir söz bulamıyorum. Mahzun, mansiyondan kazandığı 50 bin lirayla, sanıyorum “etik üzerine” birkaç kitap satın almayı başarmıştır! Mahzun'un yarışmaya gönderdiği “Robotron 20” adlı şiiri ise, oldukça “öznel” bir yargı olacak belki ama, abartmasız söylüyorum, yaşantım boyunca kıskandığım birkaç şiirden biriydi. Yazık oldu.

Ve... “Pamuk eller cebe! Bundan sonra beleş şiir yok!”... Tırnak içindeki sözcüklerden “şiir”i bir kenara bırakacak olursanız, bu sözün Karaköy Zürafa Sokak'tan kulağımıza gelen sıradan bir duyum olduğu yargısına varabilirsiniz.

Ama değil. Bu söz, bir “bildiri” olarak, aralarında Can Yücel, Ataol Behramoğlu ve Arif Damar'ın da bulunduğu “şairler takımı” tarafından gazetelerde duyuruldu. Bu şairlerimiz, şiirin toplumda giderek yok olduğunu ve hiçbir patronun şiir kitabı basmadığını belirterek, Ocak 1990 tarihinden itibaren 6 ay süreyle hiçbir dergide şiir yayımlamama kararı aldılar!

Altı ay sonra ne olacak, bilemiyoruz. Sanıyorum, toplum şiiri benimseyecek, şiir kitapları patronlar tarafından “mumla aranır” hale gelecek ve şairlerimizin “küskünlüğü” de buna bağlı olarak sona erecek!...

Yabancılaşma, geçici bir kategoriydi. çünkü çağın değişimi, salt kültürel bir reorganizasyona ya da -açıkçası- yozlaşmaya neden olmuyor, bunları da kapsayan ve aşan bir şekilde meta fetişizmine yolaçıyordu. Bu, öyle kaçınılmaz bir hızla sürdü ki, sonunda, değerler sistemi ile yaşamın “uyulması zorunlu” adımları aynı hizada gitmeye başladı. Artık istenen olmuştu.

Yaşamın acımasız boyutları, çaldığı “tek tip” düdüklerle, sonunda etiği de etkisiz hale getirmeyi becerdi. Suçu yalnızca çağda ve değişen değerlerde aramamak gerekir. Artık, iyi bir kültür-sanat izleyicisi, ne ressam Bedri Baykam'ın çevirdiği fotoroman ve filmlerdeki çıplak sahnelerden dolayı şaşırıyor, nede “para için şiir yazmayı” hedefleyen şairlere kızabiliyor.

Türk Edebiyatı'nda ve kültür-sanatında hâlâ ayakta kalmaya çabalayanlar, söyleyeceklerini tarihe saklıyorlar. Belki çok iyi bir erteleme yöntemi ya da gerekçesi değil bu, ama müdahaleye rağmen çizginin dışına çıkamayanlara söylenecek etkili hiçbir sözün kalmadığı görülüyor.

Öyle anlaşılıyor ki, Türk Edebiyatı, ilkelerine sıkı sıkıya bağlı bir cemaatten oluşuyor. Bu haliyle de, duadan etkilenmemesi olanaksız. Bütün tutucu ögeler, cemaatin “sabit” davranış ve tutumlarını pekiştiriyor. Bunun ötesi ise “aforoz” edilmeye neden oluyor!

Edebiyat Dostları olarak, merak ettiğimiz bir konu var: Gerçekten, yaşam bu denli ucuz mu? Bir “bedel” ortaya koymak istemiyorum, çünkü “fiyatı” çoktan belirlenmiş bir dünyada yaşadığımıza inanacağım neredeyse. Bunların hiçbiri ilgilendirmiyor beni, ama bir şeyi çok merak ediyorum: Eylemleriyle bir kavgaya her gün küfür etmekten kaçınmayanlar, neden bunu açıkça ve sözlü şekilde ortaya koyma cesaretini bulamıyorlar?

Vicdanları mı elvermiyor? Geçmişlerine mi çok sadıklar? Yoksa, tarihten mi korkuyorlar?

Tarih, korktukları ölçüde acımasız ise, bayrağı yarıda bırakıp gitmenin ve bunu “çaktırmadan” gerçekleştirmenin gerekçesini açıklasınlar!

Etik, yalnızca sorulara “tutarlı” yanıtlar verme etkinliği değil, aynı zamanda soru sorma biçimidir de. Lütfen biraz soru soralım. Kendimize de ama. Belki, utanıp tıkanacağımız bir ünleme rastlarız!

 

 

 

 

Edebiyat Dostları, Ocak 1990, Sayı: 33

name="ctl00" method="post" action="Default.aspx?SayfaId=238" id="ctl00">

Cihan Oğuz, 2005-2017

Cihan Oğuz Facebook  Cihan Oğuz Twitter  Cihan Oğuz Instagram

Web Sitesi Tasarımı ve Yönetim Paneli