EDEBİYATIN ŞİDDETİ Mİ, ŞİDDETİN EDEBİYATI MI?

Yaşamın olanca karmaşası karşısında 'ofsayta düşmeyen' tek alanın sanat ve ede­biyat dünyası olması gerekirken, kimi kez bunun tersi örneklere rastlamak insanı gerçekten üzüyor. Şiirdeki duyarlığın yalnızca dizelerin uyumuyla sınırlı kaldığını düşünüyorsak, romandaki kurgusallığm ve sağlam örgünün 'etik' açıdan yeterli olaca­ğını sanıyorsak ya da öyküdeki kahramanlara yüklediğimiz 'kişilikler'in inandırıcı olmasıyla avunuyorsak, ne yazık ki fena halde yanılıyoruz!

Tüm bu sayılanlar elbette bir edebiyat yapıtının temel taşlarını oluşturuyor; ancak sorun yalnızca bunlarla sınırlı olmamalı. Belki kendi düşüncemize 'yakın bul­duğumuz' bir kuşağın gözlerini boyayabiliriz bunlarla ama, 'geleceğe' nelerin kala­bileceğini, tarihselolan'ın hangi derin duyarlıkta filiz verebileceğini söylememiş oluruz.

Etik-estetik ilişkisinde belki her zaman birebir korelasyon ve bağlantı görül­meyebilir; ancak bu olgu, hiçbir biçimde yarının edebiyatına ve sanatına yanlış mirasbırakmayı haklı göstermez.

Edebiyatın şiddeti,kendi içsel yapısındaki etik, estetik, teknik ve kültürel ayrıntılar, dönüşümler ya da çalkantılar ile toplumsal dinamiğin bu dünyadaki yansıyış özelliklerine göre biçimlenir. Daha açık bir deyişle, edebî şiddet, toplumsal dinamik, etik ve estetik değerlerin birbiriyle çatıştırılması sürecidir. Bu sürecin yaratıcısı ya da 'tanrısı' ise edebiyatçıdır. Edebiyatçının şiddeti, sorumlu bulun­duğuo özel ve özgün dünyanın nesneleriyle sınırlıdır. Bu yüzdendir ki, sorumlu ede­biyatçı, "dönemsel kategorilere" ya da "geçici hayranlıklara" yüz vermez; üstelik 'yükselen değerler' nedeniyle o giderek küçümsemeye başladığımız tarihsel gelişim sürecinin 5-10 yıl sonraki 'maskarası' olmaktan da kaçınır!

Bu, şu demektir: Son dönemlerde sıkça rastladığımız "şiddetin edebiyatı"nı "edebiyatın şiddeti"nden ayıran en önemli özellik, birincisindeki atıl şiddet duy­gusunun giderek yaşamı ve edebiyatı ‘terörizeetme çabasına dönüşmesidir! Bu öyle 'garip' bir yönelimdir ki, bir yandan edebiyattaki yaratıcı özne "gerekçelerini" doğru-dürüst savunamamakta, bir yandan da ortaya çıkan yaratı'nm tarihselliği 'şai-belikten' kurtulamamaktadır!

Bu açıdan, şiddetin "savunulabilir" yanını keşfeden edebiyatçılar, tam bir "ofsayt pozisyonu" yaşamaktadırlar! Bu özellik, tıpkı annenin bebeğini "kanla emzir­mesi" paradoksuna dönüşmektedir! Daha fazla uzaması ise korkarım ileride hepimizi utanç içinde yaşatacak gelişmelere neden olacaktır!

Şiirin, romanın, öykünün, denemenin, anlatının ırkı yoktur. Olmamalıdır da! Biyolojik tesadüflere bağlı olarak ortaya çıkan "bir ulusa mensup olma" gerçeği ise hiçbir biçimde "ideolojik bir tercih" nedeni haline getirilmemelidir!

Sanata şiddetin acımasız özelliklerini şırınga etmek, belki belirli bir zaman dilimi ya da belirli bir kesim için çok 'cazip' gelebilir; ancak bunun Varacağı sonucu bugünden görememek, tek kelimeyle "edebî körlük" olarak açıklanabilir!

Edebiyatın şiddeti, yapıt ya da eleştiri düzleminde, ilkeli ve şaşmaz bir iç disiplini, adalet duygusunu, duyarlılık yönündeki ödünsüz cesareti içerir; şidde­tin edebiyatı ise "öldürüm şekilleri"konusunda bir 'tercih' yapmakla sınırlıdır!

Söyler misiniz lütfen, biz bu kaba tercihe zorlanacak ölçüde koptuk mu hayattan?

 

 

Express dergisi, 29 Nisan 1995, Sayı: 66

Bu içerikle ilgili diğer bağlantılar

Cihan Oğuz, 2005-2017

Cihan Oğuz Facebook  Cihan Oğuz Twitter  Cihan Oğuz Instagram

Web Sitesi Tasarımı ve Yönetim Paneli